HANİ ORTA ASYA’ YA GİDİYORDUN, N’OLDU?

Gallery

This gallery contains 11 photos.

Gittim. Ama Asya’ nın tam ortasına gittim. Cumburlop! Hikayeye nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Şimdi, Sibirya’dan öncesini anlatmam gerek başlamak için. Sıkıntı da orada başlıyor. Çünkü Sibirya’dan önceki yaşam algısı çok hızlı bir şekilde uzaklaştı benden. Bir süre sonra benim için halkalı … Continue reading

FİL HİKAYESİ/ THE ELEPHANT STORY

Bir akşam arkadaşlarda sohbet muhabbet derken konu dine geldi çattı. Herkes başka bir şey söylüyor. Herkesin söylediği kendi çapında doğru. Sonunda biri bize bir soru sordu:

– Filin hikayesini biliyor musunuz?

– Neyin?

– Karanlık bir odada bir fil varmış. Fili görmeye gelen insanların her biri filin ayrı bir yerine dokunup filin nasıl bir şekli olduğunu anlamaya çalışıyorlarmış. Biri hortumunu tutmuş ve ‘Hortum gibi bir şey’, demiş. Diğeri kulağını tutmuş ve ‘Yelpaze gibi bir şey’, demiş. Herkes aynı şeye dokunup farklı bir şeye benzediğine inanmış. Din de bu fil gibi, herkes aynı şeye tapıyor ama tuttukları parçalar farklı.

Sabaha karşı mekandan çıktık. Eve yürürken bu aynalı disko filini gördük. Tanrı bir filse böyle aynalı bir fil olmalı diye yarım saat vitrine baktık.. Dine inanma şeklimiz nasıl bir insan olduğumuzu da yansıtıyor aynı zamanda.

elephant storyWe were at a house party when the conversation ended up with the concept of religion. Everybody was saying something different. All of them was right. Eventually someone asked us a question:

– Do you know the story of the elephant?

– What?

– There was an elephant in a dark room. People who came to see the elephant were touching a different part of the elephant. Without seeing it they were describing. Someone said ‘It’s like a hose’ by touching it’s trunk. Another one touched the ears and said ‘Oh, it’s a fan!’. Depending on where they touch they believed it was something else. Religion is like this elephant; everybody worship the same thing but the parts they hold are different.

We left the house around sunrise. And saw this mirrored disco elephant on the way home. Spent half an hour in front of the shop thinking if god was an elephant it should have got mirrors on it. How we believe reflects how we are, at the end.

ALS DAS KIND KIND WAR

Lied Vom Kindsein
– Peter Handke


Als das Kind Kind war,
ging es mit hängenden Armen,
wollte der Bach sei ein Fluß,
der Fluß sei ein Strom,
und diese Pfütze das Meer.

Als das Kind Kind war,
wußte es nicht, daß es Kind war,
alles war ihm beseelt,
und alle Seelen waren eins.

Als das Kind Kind war,
hatte es von nichts eine Meinung,
hatte keine Gewohnheit,
saß oft im Schneidersitz,
lief aus dem Stand,
hatte einen Wirbel im Haar
und machte kein Gesicht beim fotografieren.

Als das Kind Kind war,
war es die Zeit der folgenden Fragen:
Warum bin ich ich und warum nicht du?
Warum bin ich hier und warum nicht dort?
Wann begann die Zeit und wo endet der Raum?
Ist das Leben unter der Sonne nicht bloß ein Traum?
Ist was ich sehe und höre und rieche
nicht bloß der Schein einer Welt vor der Welt?
Gibt es tatsächlich das Böse und Leute,
die wirklich die Bösen sind?
Wie kann es sein, daß ich, der ich bin,
bevor ich wurde, nicht war,
und daß einmal ich, der ich bin,
nicht mehr der ich bin, sein werde?

Als das Kind Kind war,
würgte es am Spinat, an den Erbsen, am Milchreis,
und am gedünsteten Blumenkohl.
und ißt jetzt das alles und nicht nur zur Not.

Als das Kind Kind war,
erwachte es einmal in einem fremden Bett
und jetzt immer wieder,
erschienen ihm viele Menschen schön
und jetzt nur noch im Glücksfall,
stellte es sich klar ein Paradies vor
und kann es jetzt höchstens ahnen,
konnte es sich Nichts nicht denken
und schaudert heute davor.

Als das Kind Kind war,
spielte es mit Begeisterung
und jetzt, so ganz bei der Sache wie damals, nur noch,
wenn diese Sache seine Arbeit ist.

Als das Kind Kind war,
genügten ihm als Nahrung Apfel, Brot,
und so ist es immer noch.

Als das Kind Kind war,
fielen ihm die Beeren wie nur Beeren in die Hand
und jetzt immer noch,
machten ihm die frischen Walnüsse eine rauhe Zunge
und jetzt immer noch,
hatte es auf jedem Berg
die Sehnsucht nach dem immer höheren Berg,
und in jeder Stadt
die Sehnsucht nach der noch größeren Stadt,
und das ist immer noch so,
griff im Wipfel eines Baums nach dem Kirschen in einemHochgefühl
wie auch heute noch,
eine Scheu vor jedem Fremden
und hat sie immer noch,
wartete es auf den ersten Schnee,
und wartet so immer noch.

Als das Kind Kind war,
warf es einen Stock als Lanze gegen den Baum,
und sie zittert da heute noch.

Song of Childhood
By Peter Handke

When the child was a child
It walked with its arms swinging,
wanted the brook to be a river,
the river to be a torrent,
and this puddle to be the sea.

When the child was a child,
it didn’t know that it was a child,
everything was soulful,
and all souls were one.

When the child was a child,
it had no opinion about anything,
had no habits,
it often sat cross-legged,
took off running,
had a cowlick in its hair,
and made no faces when photographed.

When the child was a child,
It was the time for these questions:
Why am I me, and why not you?
Why am I here, and why not there?
When did time begin, and where does space end?
Is life under the sun not just a dream?
Is what I see and hear and smell
not just an illusion of a world before the world?
Given the facts of evil and people.
does evil really exist?
How can it be that I, who I am,
didn’t exist before I came to be,
and that, someday, I, who I am,
will no longer be who I am?

When the child was a child,
It choked on spinach, on peas, on rice pudding,
and on steamed cauliflower,
and eats all of those now, and not just because it has to.

When the child was a child,
it awoke once in a strange bed,
and now does so again and again.
Many people, then, seemed beautiful,
and now only a few do, by sheer luck.

It had visualized a clear image of Paradise,
and now can at most guess,
could not conceive of nothingness,
and shudders today at the thought.

When the child was a child,
It played with enthusiasm,
and, now, has just as much excitement as then,
but only when it concerns its work.

When the child was a child,
It was enough for it to eat an apple, … bread,
And so it is even now.

When the child was a child,
Berries filled its hand as only berries do,
and do even now,
Fresh walnuts made its tongue raw,
and do even now,
it had, on every mountaintop,
the longing for a higher mountain yet,
and in every city,
the longing for an even greater city,
and that is still so,
It reached for cherries in topmost branches of trees
with an elation it still has today,
has a shyness in front of strangers,
and has that even now.
It awaited the first snow,
And waits that way even now.

When the child was a child,
It threw a stick like a lance against a tree,
And it quivers there still today.

———————————-

If you hadn’t watch “Wings of Desire” and “Far away, So Close!” you missed so many things out of cinematic pleasure.

AY TUTULMASI – 16 EYLÜL 1997/ SALI

Quote

Stradivarius* 20:35’te başladı. Denizli’den İstanbul’a dönüyordum trenle. Yanımda birinci derecede Savaş, ikinci derecede Ayşe Abla, üçüncü derecede Şadiye vardı. Dilimizi yutma ve salyalarımızı akıtma sürecini üçüncü derecedeki şahısla paylaşamadık.

* Bir çok notumda karşıma çıkan Stradıvarius’un ne olduğuna uzun süre kafa patlattıktan sonra lisedeyken annemin bana aldığı saatin kadranında keman ve arşe olduğunu hatırladım. Gizem çözüldü.

AHMET HAMDİ TANPINAR, YAZMIŞ…

Quote

… İşte medeniyet dediğin bu konağa benzer. Evvela o sandığın mucizesi vardı. Yani rahmetli büyükannenin hoşuna gidecek şeyleri sen farkına varmadan hazırlayan sevgisi… Bu, o medeniyetin yaratıcı tarafıdır ve hakikaten bir mucizeye benzerdi. Her şey adeta hazır gibi aramadan bulunur. Her tesadüf, her adım bir mevsim gibi yüklü ve zengindi. Hiçbir arıza bu cömert feyzi tüketmez. Bağdat bitince Kurtuba başlar. O bitince Bursa, İstanbul doğar. En büyük sanat adamından en basit işçisine kadar her kafa, her kol sonuna kadar veluttur. Sonra günün birinde bu, yaratıcı taraf ölür. Büyükanne artık yoktur. Konsol, sandık hepsi mucizesini keser. Fakat ev sağlamdır; hayat eskisi gibi devam eder. Sen o hatıralar için yaşarsın. Mucizenin kendisi değilse bile, ondan her yana sinen sır vardır, emniyet vardır. Aradığını bulmasan bile aramanın zevkini duyarsın. Sonra bir an gelir, konağın kendisi yanar. Şimdi enkaz arasında gördüğümüz insanlara benziyoruz. Bir yığın kül, kararmış direk, paslı demir, yer yer tüten duman, is ve çamur içinde işte bulduğumuz şey… Şimdi sen istediğin kadar bu artıklarla bir şey yapmaya çalış; istediğin kadar şarkı, eski dünyamızı sev, ona bağlı yaşa; sihirli nefes ortadan kaybolduktan sonra elindeki çerçöp yığınından ne çıkar? Hatta hatıranda kalan şey bile bir işe yaramaz.

İsmail Molla adeta istemeye istemeye söze başladı:

– İstiare ile konuşuyorsun Hoca;güzel ama insanı yanıltır. Bana kalırsa ortada öyle ne şark var, ne de açıkta kalmış ölüsü var. Demin şarkı müdafaa eder gibi göründüm. Maksadım sana fikrini açıkça söyletmekti. Ben şarka bağlı değilim, eskiye de bağlı değilim; bu memleketin hayatına bağlıyım. Bu Müslümanlık mıdır, şarklık mıdır, Türklük müdür? Bilmiyorum. Yirmi senedir okudum. Otuz sene kadılıklarda, Fetvahanede çalıştım. Bir tek şey anladım: kitapla bu hayatın ayrılığı. Sen garptan geri olduğumuzu söylüyorsun. Zaten herkes bunu söylüyor; elbette doğru bir söz olsa gerektir. Fakat ben daha mühim bir şey söyleyeceğim. Ben hemen etrafımızdaki hayattan geri olduğumuzu söyleyeceğim…

SEN EVDE YOKKEN

Bu ev bazen ben olmayan insanlarla dolup taşıyor. Ben olmayan tek bir tane insan olsa bile dolup taşıyor.

Ama bazen de kimse olmuyor. Ben olan insan da olsa kimse olmuyor evde.

Yine kimse yok evde.

Farkettim ki evde kimse olmayınca ben ya yüksek sesle kendi kendime konuşuyorum. Ya da saçma sapan dans ediyorum. Kimse olmayınca en çok bunları yapıyorum.

Ama şunları da yapıyorum:

Yemek yapıyorum. Tek kişilik yemek yapamıyorum ama. Aynı yemeği üç gün yemek zorunda kalıyorum. Kendi kendime “afiyet olsun” demiyorum.

Arada bir balkona çıkıyorum. Yağmur yağarken müziği kapatıp balkonun kapısını açıyorum.

Ne zaman kurgulanacağı belirsiz videolar çekiyorum.

Yapılacaklar listesini yazmadan öteye gidemiyorum.

Çiçekleri suluyorum.

Sigarayı bırakmayı düşünüyorum.

Desktopumu düzenlemek dururken sevdiğim şarkıların sözlerini ezberliyorum. “Birisi olsa da şunu çalsa şimdi, ben de söylesem” diyorum. Sesimi beğeniyorum bazen.

Pikabı tamir ettireyim de artık Budapeşte’den aldığım plakları dinleyeyim, diyorum.

Evin duvarlarından gelen ritmik uğultunun ne olduğunu merak ediyorum.

Sabah yatıp öğlen kalkıyorum. Her öğlen yarın erken kalkmaya söz veriyorum.

Ipod’un pilini bitirip duruyorum.

Ekmeğin üstüne tahin, tahinin üstüne incir reçeli sürüp annemle babamı daha çok görmem gerektiğini düşünüyorum.

İnsanlar olmasa evde, o zaman bolluğunda, yapacağımı düşündüğüm şeylerin hiçbirini yine yapmıyorum. Zaman bolluğu olsa da insan kıtlığı var demek ki.

Panik içinde kendimi çoğaltıyorum.

Ama ben olmayan insanları çok seviyorum.