HANİ ORTA ASYA’ YA GİDİYORDUN, N’OLDU?


Gittim. Ama Asya’ nın tam ortasına gittim. Cumburlop!

Hikayeye nasıl başlayacağımı bilemiyorum. Şimdi, Sibirya’dan öncesini anlatmam gerek başlamak için. Sıkıntı da orada başlıyor. Çünkü Sibirya’dan önceki yaşam algısı çok hızlı bir şekilde uzaklaştı benden. Bir süre sonra benim için halkalı bir satürn kadar yakın görünmeye başlayacak.                                                                                                                                                                                                                                                   Amacım, Gürcistan’dan çıkıp karayoluyla Gürcistan, Azerbaycan, İran, Türkmenistan, Kırgızistan, Kazakistan, Moğolistan üzerinden Tuva’ya, vize verirlerse de Çin’e varmaktı. Temel arzum şamanlarla ve aslında köklerle bağlantıya geçmekti, şamanımı aramaktı. Madem oturduğum yere gelmiyordu, ben onun oturduğu yere gitmeliydim. Bu liseden beri böyleydi ve artık zamanı gelmişti. Kıştan beri bunun için para biriktirmeye çalışmakla kalmadım evimi, tasımı, tarağımı da dağıttım. Son yaptığım işi de bitirdim, temel eşyalarımı da annemlere taşıdım. Bir tek vize işlemleri kaldı. Derken, yola çıkmadan iki hafta önce küçük bir grupla Tuva’da bir hafta geçirmek gibi bir olasılık çıktı karşıma. Bir süre beynimde fırtınalar esti, düşünceler- şüpheler oradan oraya savruldu, camlar çarptı, perdeler uçtu. İçimde “ama hani yol vardı”, “hani bırakacaktın kendini de yol seni doğru kapıya götürecekti” diye çığlık atan küçük benler kısa sürede sustu. Çünkü başka türlü bir yoldan gitmeye karar verdim. Evet yolun sonunu başına almış oluyordum ama belki de böyle olması gerekiyordu ve sonuçta bu da bir yoldu. Ve belki de doğru kapı da buydu. Belki henüz bilmediğim şeylerin hızlanması gerekiyordu. Pişman değilim.

Tuva’ya bu şekilde gitmeyi kabul etmemin tek sebebi gruptakilerin de yegane amacının şamanları ziyaret etmek olmasıydı. Geziyi organize eden de deneyimli bir şaman olunca grup halinde bir yere gitme fikri o kadar da kötü gelmedi. Ki grubun enerjisi de ayrı bir eğitici olmuş şimdi bakınca.

Gitmeden once Tuva’yla ilgili beklentilerimi zihnimden sildim. Hatta zihnim öyle bir tabula rasa halini aldı ki Sayan Dağları’na varana kadar ruhum (kendisine gri at deniyor, daha sonra açıklayacağım bunu) benden uzakta takıldı. Gerçekten Sayanlar’ı görene kadar zombi gibi dolaştım ortalıkta 10 gün.

Bu arada Tuva aslında Tıva. Ruslar Tuva diyor ve Tıvalılar bundan pek hoşlanmıyorlar.

GRİ ATIMI KOŞARKEN GÖRDÜĞÜM DAĞLAR

Böyle başladı:

sayanlar1Böyle bir hal aldı:

sayan2sayan3sayan4Fotoğraflardan anlaşılıyor mu bilmiyorum ama içine balıklama dalma isteği uyandıran bir ağaç denizi burası.

Sonra dağların arasından step göründü. Eve vardık, dedim kendi kendime. O da şöyle bir şey:

bozkir1step2

1996’da bir caz festivalinde dinlediğim bir grup yüzünden 16 yıldır steplerde at koşturmak istiyorum. Yat-kha, Huun-Huur-Tu gibi grupların müziklerine bir kulak verirseniz ne dediğimi daha iyi anlayacaksınız. Kadim Türk topraklarında yüzyıllardır yapılagelen bir müzik var, Khöömei. Şamanlar tarafından şifa tekniği olarak da kullanılıyor aynı zamanda. Ne olduğunu anlatmayacağım, dinlemeniz lazım. Yanınızda süpürge de bulundurun, yere düşen çenenizi toplamaya yardımcı olur. Buradan köklerime olan saygımı kazanmama yol açan Albert Kuvezin’e teşekkürlerimi iletesim geldi şimdi. O kadar yani… Tüylerimi tiken tiken eden iki örnek aşağıda efeem. Dinlelinenin, aslında müzik aleti insan sesi olduğu, o tiz sesle aynı zamanda pes sesi çıkaran adamın aynı olduğu gibi detaylar atlanmadan dinlerse maksimumda tadı çıkar.

Once bunu izleyin

Tuvan Internationale/ Huun Huur Tu

Ancestors/ Huun Huur Tu

Bilmiyorum, belki de bi manyak benim 🙂

EY TÜRK, SİLKİN VE KENDİNE GEL!

Tuva’ya doğru bol yüreği ağzina gelmeli yolda Khöömei’yi bilmediğini keşfettiğim yol arkadaşlarıma hemen yapıştırdım ipodumu. Tıva’ya doğru tıngır mıngır yol alırken dinlediğimiz şarkılara, bir gün sonra sadece bize özel verilen (ehemm…) bir konserde gümbür gümbür tanık olacağımızı bilmiyorduk tabi.

Tıngır mıngır demişken, bu deyim biraz fazla şeker kaldı aslında. Daha çok paldır küldür bir 5 saat oldu Abakan’dan Tıva’ya. Ve ben Türk şoförlere artık kızmamaya karar verdim. Zira genetik bir şeymiş deli gibi araba kullanmak. Hep, at sırtından inip araba sürmeye evrimleşemediğimizi düşünürdüm. Yerinde bir tespit yapmışım, birravo bana.

Şoförümüz biraz ayılsın diye yolda durduk. Gördüğünüzde size çok tanıdık gelecek bir şeyin önünde durduk aslında:

ovaAğaçlara ya da türbelere dilek dileyip çaput bağlama geleneğini biliyorsunuzdur. Şimdi, bu hareket bana hep saçma bir çaba olarak görünmüştür. Ama geleneğin doğduğu yerlere gidip olayın aslını öğrenince fikrim değişti. Gezmek bu yüzden bağımlılık yapıcı bir şey; kitaplardan asla öğrenemeyeceğiniz şeyleri öğreniyorsunuz.

Aklımda bu geziyle ilgili bir belgesel yapma düşüncesi vardı. Hemen bir klişeyi gerçekleştireyim de bütün Orta Asya blog fotolarında olan yukarıdaki kareyi çekeyim dedim. Çak çuk çekiyorum, açı değiştiriyorum filan. Derken iyice yaklaştım, alt açıya girdim. Resimde gördüğünüz taşlara bastım destek almak için. Sonra taş yerinden oynadı. O anda kendimi ne kadar kötü hissettiğimi anlatamam. Sebebi var tabi ki. Ovaa denen yukarıdaki oluşum orada ataların olduğunu sana hatırlatmak için var. Tepesinde atmacalar uçuyor. Prosedür şöyle: Üç tane büyük taş buluyorsun ve ağaç direklerin altına sağlam bir şekilde koyuyorsun. Taşlar, olabildiği kadar büyük olacak ki kurduğun bağlar o kadar sağlam olsun, dayansın. Yanında hamurişi ya da süt varsa taşların üstüne koyuyor ve oradaki ruhlara teşekkür ediyorsun. Sonra atalara yolunun açık olmasını diliyorsun. Bu yüzden yol kenarlarındalar. Çaputunu üç düğümle bağlıyorsun. En doğrusu dört çaput bağlamak; birini kendin için, birini sevdiklerin için, en güzelini sevmediklerin için ve sonuncuyu da dinya için. Üzerinde düşünülmesi gereken bir tavır bu. Ben o taşı oynattığım için kendimden tiksindim. Ve aslında orada olmamın birincil sebebinin belgesel değil köklerimle bağlantı kurmak olduğunu hatırladım. Belki de hatırlattılar. Filmci gibi herşeyin altından girip üstünden çıkmaktansa, herşeyi bir vizörden izlemektense yaşamayı tercih ettim. “Ey Türk, silkin ve kendine gel!” böyle bir şey herhalde, taksinin arka koltuğunda hissettiğimiz silkinmeye ek olarak. Gerçekten uyandırıcı bir etkisi var. Birinin bunu bize hatırlatması gerekiyor. Orta Asya’dan göçerken, o doğayla muhteşem uyumlu yaşama dair bir çok şeyi yolda bırakmışız. İnancımızı, karakterimizi, köklerimizi…

Bu arada Ovaa ile Noel ağacı arasındaki bağlantıyı kurmayı size bırakıyorum.

ÖDÜGEN OTEL

Otele yerleşirken okulda öğrendiğimiz ama kulak dolgunluğu safhasında takılı kalmış bir Ötüken Yaylası tartışması başladı. Hakkaten neydi bu Ötüken? Ne vardı orada? Biri dedi ki, aslında öyle bir yer yok. Diğeri karşı çıktı. Ama Ötüken hepimizin kafasında gri bir bulutun altında gizli kalmayı sürdürdü ziyaretimiz boyunca. Yeri gelmişken, hala bakmadım neymiş, bi bakayım…

Türk, Altay, Moğol ve Orta Asya mitolojilerinde kutsal başkentmiş. Türklerin yeryüzünde ilk var olduğu ve oradan Dünya’ya dağıldığı yermiş. Ötüken Dağı’nın Namı adında bir koruyucu ruhu varmış. Ve bu ruh büyük olasılıkla Nuh Peygamber’i temsil eden Nama’ymış. Yayılan Hıristiyanlığın etkisine bağlıyorlar bu miti. Ama mit dedigin o kadar kolay yerlesmez. Nuh’u hıristiyanlardan öğrenemeyecek kadar eski olmalı bu mit bence.

Kutsal Yenisey Irmağı’nın ya da asıl adıyla Ulu-khem’in yanı başındaki odam…

oda

Sabahları yürüdüğüm yol… Yenisey suları…

ulu-khem1ulu-khem2

Asya’nın Merkezi de çok yakında. Oradayken Evrenin Merkezi’ymiş gibi geliyor. Bloglarda filan bu asya merkezi anıtını görünce niyeyse dağ başında bir yermiş gibi hayal ettim herhalde ki şehrin göbeğinde olduğunu, hatta otele 2 dakikalik yürüme mesafesinde olduğunu öğrenince şoke oldum. Haksız da sayılmam aslında; ben karşı yakada bir şehirleşme görmüyorum, ya siz? Ne toki, ne ağaoglu…

center of asia

Buradan bakınca sadece bir anıt gibi görünüyor ama Asya’nın Merkezi lafı da ağır bir laf aslında. Bir ağız dolusu söyleniyor. Yarattığı bu ağırbaşlı, sofistike duygunun fiziksel bir karşılığı da var. Üstüne üstlük kutsal nehrin yanında. Türkiye gibi özel bir koordinat. Ama biz yaşadığımız toprakların, Doğu’yla Batı’nın bağlantı noktası olmasının getirdiği ağırlığı taşıyabiliyor muyuz diye sorasım geliyor.

Başkent Kızıl, daha çok bir ilçe gibi. Sovyetlerden kalma o korkunç mimarinin yanında şöyle şahane bir ortam:

DEVAM EDECEK…

Advertisements

One thought on “HANİ ORTA ASYA’ YA GİDİYORDUN, N’OLDU?

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s