BUĞDAY TARLASI, AĞAÇ GÖLGESİ / HAY FIELD, TREE SHADOW


O GÜNDEN ÖNCEKİ BİR GÜN / A DAY, BEFORE THAT DAY

Kelebekler Vadisi’ndeyim. Kızlar gitti. Ne yapıyorum? Hatırlamıyorum şimdi. Çok düşünüyor muyum, neyi düşünüyorum? Galiba sadece gündüzleri denize ve geceleri ay ışığı vuran heybetli vadi yamacına bakarak düşe dalıorum. Bir nevi rüyaya yatmak gibi geçiyor zamanım. Bundan sonra ne olacağı bekliyorum dalga sesleri içinde. Gece gündüz sahilde uyumanın tadını çıkarıyorum.

——————–

Ne, otostopçu mu!? Ne, İstanbul’a mı gidecekmiş?! Ne, tekneye binerken gördüğümüz zibidi mi? Zibidi, akşam yemeği sırasında arkamda belirince niyeyse biraz utangaçlaşarak 21 hikaye’ye yerimi ayırttım.

I am at Butterfly Valley. Girls have left. What am I doing? Don’t remember now. Am I thinking a lot, what am I thinking? Guess I’m falling into dreams as I watch the sea by days and majestic valley slope hitting the moonlight by nights. I’m kind of “sleeping on it”. Waiting for what happens next between the sound-waves. Feasting on sleeping on the beach day and night.

——————–

What, a hitchhiker!? What, he’s heading to Istanbul?! What, he’s the hippie we saw while getting on the valley boat? When “the hippie” showed up just behind me on the dinner queue I reserved my place to 21 stories shyly.

O GÜN/ THAT DAY

Amsterdam-Utrecht arası gidiş gelişi saymazsak bu benim ilk otostobum olacak. Gerginim biraz haliyle. Ama TOBY deneyimli. Kendimi onun ellerine bırakıyorum. Ne, yanımıza ekmek mi almamız gerekiyordu?! Su konusunu Utrecht’te öğrenmek durumunda kalmıştım zaten. 

Tek tek kum tanecikleri şeklinde akan zaman sonunda yola çıkma vaktinin geldiğini söylüyor.

If I don’t count the trip between Amsterdam and Utrecht this is going to be my first hitchhiking trip. I’m a little nervous, naturally. But TOBY is experienced. I let loose myself in his hands. What, I needed to take some bread with me?! I’ve come across with water supply issue in Utrecht already.

Time passing by sand by sand tells it’s time to be on the road.

LIFT 1: Ölüdeniz-Fethiye

Güneş tepede. Trafik için uygun bir nokta, tamam. Güvenilir bir gülümseme, tamam. Zararsız bir başparmak, tamam. Güneşin altında biraz sabır, tamam. 20 dakika. Ufukta beyaz bir cip. Yanımızda beyaz bir cip. Heyoooo! 3 cool delikanlı tatilde. Bizimle pek ilgilenmiyorlar. Ben de muhabbet açmaya çalışıyorum, arabaya indi bindi olmasın diye. Bir süre sonra birbirimize dövmelerimizi gösteriyoruz.

Kafamdan hep nasıl insanlar olduklarına dair düşünceler geçiriyorum.

Toby fotoğraf çekiyor.

Sun is up. A good spot… check. A reliable smile on the face… check. A harmless thumb… check. A little bit of patience under the flaming sun… check. 20 minutes. A white jeep on the horizon. A white jeep in front of us. Heyoooo! Three cool young men on holiday. They’re not curious about us much. I’m trying to open up a conversation to get rid of the taking advantage of them feeling, to get tiny bit intimate or to personalize the event. After a while we show our tattoos each other.

I’m thinking about how they are like as humans.

Toby takes pictures.

LIFT 2: Fethiye-Göcek

Kendine çılgın kaptan diyor. Avustralyalı bir kızla evlenip oraya yerleşmek istiyor. Arkadaşları oraya gidip “paçayı kurtarmışlar”. Kola seviyor. Toby’nin fotoğraf çektiğini görünce manzaranın resmini çekelim diye yolda duruyoruz.

Tipik turizmci yurdum insanı, diye düşünüyorum.

——————–

Çok konuşmayan, bol fotoğraf çeken bu zibidi Toby’yi merak etmeye başlıyorum. Kim ki o aslında? Yani, ben bir senedir bu “macera”yı bekliyorum. Kim bu yanımdaki adam? Ne, ışıkçı mı?! Ne, görüntü yönetmeni mi olmak istiyor?! Sanırım Kozmos’a gevrek bir gülümseme gönderdim. Hatta, hala gönderiyorum galiba.

He calls himself crazy captain. He wants to marry a Aussie and move out to Australia. His friends went there and “made it”. He likes cola drink. When he realize that Toby taking pics he pulls over a famous view of the area.

I’m thinking that he’s a typical anatolian tourism guy.

——————–

I’m getting curious about this not talkative, taking pictures hippie Toby boy. Who is he really? I mean, I’ve been waiting for this “adventure” for a year. Who is this guy next to me? What, is he lighting crew?! What, he wants to be a director of photography?! I might have sent a crisp, pudding smile to Cosmos. Actually, I might be still sending it. 

LIFT 3: Göcek-Muğla

toby&omer abiÖmer abi bi tane! Adıyamanlı. Yarı Türk yarı Arap yarı Kürt. Bütün insan. Sert bakışlı. Yumuşak kalpli. Tekerlekli evinde boş bira şişeleri taşıyor. Titiz mi titiz; halıfleks kaplı mekanına Toby ayakkabılarıyla girince kızıyor. Eve ayakkabıyla mı girilir? Dedesi 104 yaşında öldüğünde ağzında pamuk dişleri varmış. Hani büyürken süt dişimiz çıkıyor ya, hani sonra onlar dökülüyor da yerine yetişkin dişlerimiz geliyor ya, bu pamuk diş üçüncü tur işte! National Geographic dişi. “Büyüyünce polis olacağım, senin kamyonu trafikte çevireceğim” diyen bir oğlu var. Büyümüş. Trafik polisi olmuş. Köprü çıkışında babasını çevirmiş gerçekten. Kazara…

Kapıyı ilk açtığımda ürktüğümü hatırlıyorum Ömer Abi’den. Aradan birkaç kahve, tır zulasından öğle yemeği, aramızdan iyi şeyler geçti. Önyargının gerçek anlamda ilk kırılması. Kendime tokat.

Omer is great! From Adiyaman. Half Turkish, half Arab, half Kurdish. Human. Have intimidating eyes. A cotton-soft heart. He carries empty beer bottles in his house on wheels. Meticulously clean; he gets upset when Toby steps into his carpeted place,  his shoes on. How come you step in the house with shoes! When his father died at the age of 104 he had cotton teeth in his mouth. Like we have milk teeth in the beginning of our lives, then they fall off and adult teeth takes place; this cotton teeth is the third round in our mouth! National Geographic teeth. He has a son used to say “When I grow up I’ll be a policeman and I will stop your car in the traffic” when he was a child. He grew up. He became a policeman. He did stop his father’s truck in the traffic in another city. Coincidentally…

I’m thinking about the fear I had when I opened Omer’s door. But couple plastic cups of coffee, lunch on the truck kitchen, good feelings passed by between us since than. First real cracks on prejudgment. Slap on my face.

—————-

Akşam üzeri Muğla girişinde tırdan indik. Karahindiba tarlasından geçerek şehre uzanan yola çıktık. Hop, Toby’nin gitarından bir uçurtma çıkıyor! Vadiden ayrılmadan önce benim Zeynep’e, Zeynep’in Eldar’a, Eldar’ın Toby’ye verdiği uçurtma. Kitegirl, Skyboy’la yürür.

—————-

We left the truck before the sunset just outside of Mugla. Passed through dandelion fields got to the road that leads to centrum. Annnd, Toby takes out a kite off his guitar dress! The kite that I gave to Zeynep before leaving the valley, that Zeynep gave to Eldar, that Eldar gave to Toby. Kitegirl walks by skyboy.

Yolun kenarında uçurtma uçururken şehir merkezi uzak, sıkıcı ve korkutucu geliyor. Akşam yemeği ve şarap için Tansaş’a dalıyoruz. Personel tuvaletinde işedikten sonra (normalde giremediğim yerlere girmeye bayılıyorum) alışverişi yapip çıkıyorum. Toby gitar çalıyor. İşte bu tarif edemediğim bir zaman dilimi. Marketten çıkıp arabalarına giden insanlar genelde bize bakmamaya çalışıyorlar- önyargılarımın ilki (zibidi) geldi beni buldu. Acaba dilencilerin önünden geçerken benim yaptığım da bu mu? Genç bir çift vardı; kadın bizi yok sayarken adam kocaman bir gülümsemeyle “Merhaba, nasılsınız, çok güzelsiniz” deyince insanları yaşadıkları yere göre genellememeyi öğrendim. Güvenlik hafiften kıllanmaya başladı 🙂 Kıllanırken kı değişimi ve vücut dilini seyretmek keşfedilmemiş bir yere gitmek gibi geldi.

While flying the kite on the side of the road centrum seems far, boring and lurid. We go to a supermarket for dinner and wine. After I pee in the staff toilet (I love getting in not allowed places) I finish the shopping and go outside. Toby strums his guitar. This is the piece of time that I can’t describe by words. People out of market trying to get to their cars are trying to not look at us- my very beginning prejudgment (hippie) turns back to me. Do I give the same look towards beggars, I wonder. There was this young couple; the woman was ignoring us, the man said with a pudding smile on his face “Hello, how are you, you two are beautiful!”. Then I learned not to categorize people according to where they live. Security of the supermarket is getting bothered now 🙂 It was going to places you’ve never been before to watch his transition and change on his body language.

Nerede uyuyacağız? Kendimizi iyi hissettiğimiz bir yerde. Ekinleri biçilmis bir buğday tarlasının ortasındakı bir ağaç oldu orası. Erken yatak, zor uyku. Ya tarla fareleri, ya yılanlar, ya böcekler?! Yola çıkarken dışarıda yatacağımızı biliyordum ama paniği son ana saklamıştım. Toby rahat… O zaman ben de rahatım. Yani nispeten. Rüzgar sesi. Soğuk, soğuk soğuk. Tavşan uykusu. Fare ziyareti. Yarım metre ötemde vik vik ediyor. Demek fareler böyle konuşuyor. Gitti ama arkadaslarını da toplayıp geri gelir mi? … Bekledim de gelmedin. Tarla tedirginliği. 06:30 Ağaç gölgesi. Yeni gün 🙂

Where do we sleep? Where ever it feels right. It happened to be under a tree in the middle of a cropped hay field outside of the city. Early bed, uneasy sleep. What about meadow mice, what about snakes, what about bugs?! I knew that we’re going to sleep outside without tent but I was saving the panic for the last minute. Now it’s panic time. Toby is cool with it. So I’m cool. I mean, relatively. I hear the wind. Cold, cold, cold. Rabbit sleep. Mouse visit. It’s squeaking half a meter away from me. So it’s how mice talk. It left but will it come back with its friends? I waited, you didn’t show up. Hay field anxiety. 06:30 Tree shadow. A new day 🙂

(Fotoğraf: Toby Lyhne)

Kafe tuvaletinde temizlik… Koltuk altları, tamam. Genital bölge, tamam. Ayaklar, tamam. Çapaklar, tamam. Dişler, tamam. Gayet prezentabl bir otostopçuyum. Kahvaltıyı atlayıp kahveyi kucaklama. Tüm yol boyunca kendimize hak tanıdığımız tek lüks olarak nescafe bile fincanında ışıldıyor. Toby gitarini tıngırdatıyor. Gitar gerçekten tıngırdıyor.

Self maintenance in the toilet of the cafe… Armpits, check. Genitals, check. Feet, check. Crust of the eyes, check. Teeth, check. I’m quite presentable hitchhiker now. Skipping breakfast, jumping into the arms of coffee. As our only luxury even nescafe glows in its cup. Toby strums his guitar. The guitar strums.

LIFT 4: Muğla-Torbalı

İrfan. Alevi. Bekar. Halinden memnun. Gazete dağıtıyor. Yolda uykusu geliyor. Sadece öğrenci ve yaşlıları alıyor. Bizi doyurmayı seviyor. “Genç ve cesur olsaydım…” gibi bakıyor.

Sormasa istemezdik ama bize yemek ısmarlamakta ısrar ediyor. Bir tas kurufasülye şükran duygusu damgalıyor üzerime. Onun için küçük ama bizim boş midelerimiz için büyük bir tabak. Sonsuz teşekkür.

—————

Otostop çekerken zaman uzay gibi genişliyor, genişliyor. Bazen çok derinden hatırladığın bir anın aslında o sabah yaşandığını farkediyorsun. Kol saatlerine, tarifelere, takvimlere, teslim tarihlerine rağmen şehirdeyken zamana hakim olamıyor ya insan, hani gün 36 saat olsun istiyor ya; nasıl klostrofobik bir baskıymış yaşadığımız. Zaman büküldükçe dopamin, serotonin, endorfin, adrenalin artık allah ne verdiyse sel olup akıyor.

Irfan. Alaouite. Single. Happy with it. Delivers newspaper. He usually gets sleepy on the way. Only lifts students and old fellows. He likes to feeds us. He has a “Only if I was young and brave…” face.

We wouldn’t ask for it if he didn’t ask but he insists on buying us food. A bowl of beans stamps gratitude on me. A bowl that is small for him but a bowl is big enough for our empty tummies. Infinite thanks.

—————

While hitchhiking time expands and expands like the universe does. Sometimes you realize a moment seems like happened in far back happened only on the morning. Like you don’t have control on time even though you have wrist watches and timetables and schedules and deadlines, like you want a day to be 36 hours; what kind of a claustrophobic pressure on our “normal” life. As the time bends dopamine, serotonin, endorphin, adrenalin whatever you can get floods.

LIFT 5: Torbalı-İzmir

Torbalı’da bir benzin istayonunda gölgeye sığındık. Toby’nin buğdaya alerjisi varken buğday tarlasında uyumamız iyi olmuş! Ruhu şişmiş burnundan çıkacak gibi. Kah benzin almaya gelen birkaç arabayla konuşuyorum, kah pes edip gölgeye sığınıyorum. Sonunda siyah bir panelvandakiler İzmir’e kadar bırakabileceklerini söylüyor. İki genç adam.

Arabaya biner binmez kötü enerjiyi alıyorum. Beni tek sandılar galiba. Toby de gelince saklamaktan çekinmedikleri, hatta dillendirdikleri bir hayalkırıklığı yaşıyorlar. Adam düpedüz “bahtsız bedeviyiz” dedi. Kendimi kapatıyorum. Yol boyunca hiç karşılaşmadığım bir sorgu altındayım. Pippa Bacca’yı duymadım mı? Neyime güveniyorum? Arkadaki zibidiye mi, fiske atsan yere düşer bu! Elin gavuruyla ne işim var? Bıçkın ve dar görüşlüler. Yalnız olsam nasıl bir yolculuk geçireceğimi düşünmemeye çalışıyorum.

İzmir’in girişinde indik. Otostop imkansız. Şehirden çıkmak daha da imkansız. Çıkışa gitmek için oradan oraya savrulma. O günden sonra şehre girmeler içime sıkıntı veriyor. Çıkmak için beklediğimiz yerde bir gerizekalı bizi alıp bir kilometre ötede, otobanın göbeğinde bıraktı, buradan kesin araba bulursunuz, diye (LIFT 5 1/2:İzmir-İzmir). Trafikten anlamayı geçtim biraz saksıyı çalıştıran biri burada bir arabanın durmasının kazaya davetiye çıkarmak olduğunu anlar (belki niyetin iyi de senin araç kullanmaman lazım kardeşim yaa). Yaya olarak buradan çıkmamız imkansız. Bir araba durdurmamız da hem tehlikeli hem imkansız. İnsanlar seni algıladıkları anda zaten çoktan geçmiş oluyorlar. Ve durabilecekleri bir yer yok. Toby panik. Ben? Tuhaf bir şekilde panik değilim. Bir şekilde çıkacağız buradan sonuçta. Derken, janti, Guy Ritchie karakteri bir adam bizi İzmir çıkışına yakın bir yere bıraktı (LIFT 6: İzmir-İzmir). Neredeyse tüm günümüz İzmir’de geçti ama biz şehirden hala ayrılamadık. Bir saatten fazla bekledikten sonra bir kamyonete atladık, “Benim yolum burada değişiyor” diyerek bizi bir kilometre sonra indirdi (LIFT 7: İzmir-İzmir). ???!!!!?? Ders no 462: Nereye kadar götüreceklerini anlamamışsan kaç kilometre götüreceklerini sor.

We sheltered under the shadow of a gas station. It was good idea to sleep on hay field ignoring the fact that Toby is allergic to hay fields! His soul is swelled up, coming out his nose today. I’m speaking to the drivers who stop by for gas, otherwise waiting in the shadow,gaveupedly. Finally we have a lift till the entrance of Izmir. Two young men.

As I get in the car I sense bad vibes. Probably they thought I was alone. When Toby appears they show a disappointment which they don’t bother to verbalize. They straightly say “they have hard luck” as if I was deaf. I close myself in. I’m vastly interrogated during the ride. Haven’t I heard about Pippa Bacca? What do I rely on? The hippie sitting on the back, he would be knocked of by a finger hit?! What business I have with an infidel stranger? They are bullies and short-minded. I’m trying not to think about what would it be like if I was alone.

  We hopped off just outside of Izmir. Hitchhiking is impossible. Getting out the city is even more impossible. Drifting from here to there on the way out. After that day whenever I enter a city I feel overwhelmed. On spot an idiot took us and left 1 kilometer away in the heart of highway saying “you’d find a lift out from here” (LIFT 5 1/2:Izmir-Izmir). I’m not even mentioning about understanding how traffic works but having tiny bit of intelligence would make you realize that spot he left us is an invitation for accident (sorry driver you may have good intentions but you shouldn’t be driving at all). First of all there’s no way out as a pedestrian. Stopping a car is dangerous and impossible. When drivers recognize you it’s too late for them to stop. There’s no spot that they can stop. Toby is panicking. Me? I’m not, oddly. We will get out of here one way or another. Then, a Guy Ritchie character comes and saves us (LIFT 6: Izmir-Izmir). We almost spent the whole day in the city yet we’re still in the city. After waiting more than one hour we jumped in a lorry he again dropped us after 1 kilometer (LIFT 7: Izmir-Izmir). ???!!!!?? Lesson no 462: If you don’t understand where they’re going to take you ask for how many kilometers they’ll take you.

LIFT 8: İzmir-Menemen

Inarritu karakteri. Çiçekçide çalışıyor. Muhteşem yeşil gözleri var. Az konuşuyor. Mahcup, naif, heyecanlı bakıyor. Dükkanda çay ısmarladılar.

An Inarritu character. Works at a flower shop. Has big, gorgeous, green eyes. Timid, naive, sentimental looks he has in his eyes. Doesn’t speak much, shy maybe. He takes us to the flower shop- which polishes Toby’s allergy- and we drink tea.

(Fotoğraf: Toby Lyhne)

LIFT 9: Menemen-Sarımsaklı

Tam yukarıdaki resimdeki noktadan iki Almancı’nın arabasına biniyoruz. Hava kararıyor, o yüzden Aliağa’ya gidelim diyoruz. Kendimizi anlatıyoruz. Kendilerini anlatıyorlar. Sonra bizi Ayvalık’a bırakmaya karar veriyorlar. Aliağa kötü, Ayvalık iyi. Cunda’ya kadar götürüp Ayvalık tostu ve bira ısmarlayıp Sarımsaklı’ya doğru geri gidiyoruz. Sahilde uyuyacaksak Sarımsaklı en iyisi. Kasaba boyunca kumsal, iki şeritli bir yol, 3-4 katlı yazlıkçı apartmanları. Çantalarımızı hasır şemsiyelerin altına saklayıp keşfe çıkıyoruz. Apartmanların arasında bir lunapark!

Right from the spot the picture above taken we got a lift from two sons of an immigrated to Germany family. It’s getting dark so we decided to go to Aliaga nearby. We explain ourselves. They explain themselves. Then they decide to take us to Ayvalik. Aliaga bad, Ayvalik good. A visit to Cunda island, treat with special Ayvalik toast and beer and ride back to Sarimsakli. If we’re going to sleep on the beach It must be Sarimsakli. They don’t question why we sleep on the beach. There’s a beach along the town, a two way road next to it and 3-4 floor summer houses start. Hiding our bags under the umbrella hats to explore the town. An amusement park behind the buildings!

(Fotoğraflar: Toby Lyhne& Serpil Ülker)

Toby yine kendine arkadaş yapmış. Toby’yi görüp Fransızca konuşmaya başlayan yalnız bir adam (İzmir’den beri üçüncü frankofon). O kadar yalnız ki bizi bırakmak istemiyor. Ama bizim aklımız sakladığımız çantalarda. Çantaları kontrol ettikten sonra buluşmak üzere ayrılıyoruz.

Ooooaah! Çoğalan hasır şemsiye şapkaları! Bizimkiler hangisinin altındaydı ki. 15 yaşında yakışıklı, buğday tenli bir çocuk yanımıza geliyor, şapkalarla oynamayın buranın sorumlusu benim, diye. Tam bir Ege filmi çocuğu, Arda. Arda, meltem gibi. Sabaha kadar şezlongları koruyacak. Bu yaşta bir çocuğu sahilde koruma olarak bırakabiliyorsan orası güvenli bir yerdir. Arda yüreğimize su serpiyor.

Vakit geceyarısı sonrası. Sokaklar yazlık bir kasaba için boş. 5-6 sarhoş Toby’ye musallat oluyor. Meselenin özü bir Türk kızını çalmış olması. Frankofon abi bizi kurtarıyor. Şezlonglarda oturup su içiyoruz. Fransızca uçuyor havada. İlerleyen saatlerde adam bana içini dökmeye başlıyor. Bu konuşmanın içinde kendimi nereye koyacağımı bilemiyorum. Türk erkekleri mahrem konularını kadınlarla paylaşırlar mı? Konuyu dolaştırıp bana mı getirecek? Ne olur ne olmaz, Toby ile nişanlı olduğumu söylüyorum. Yine aynı tepki! Yakıştıramadı. Elin gavuruyla ne işim var. Beni bir Türk erkeği kadar mutlu edemez ki! Toby, fotoğraf çekmeyi bırak ve buraya gel, bu adamla ne yapacağımı bilemiyorum! Bana asılacağını sanmıyorum. O sadece hayatında bir daha görmeyeceği bir kadına içini açmanın rahatlığını yaşıyor. Belki biraz yaramaz hissediyor kendini.

Gidilip yatılır. Güneşle uyanılır.

Toby made friends again. A lonely guy who sees Toby and starts to talk in French right away (that’s the third francophone since Izmir). He is so lonely that he doesn’t want to let us go. But we’re curious about our bags hidden under the umbrellas. We part to meet again after checking our bags.

Ooooaah! More of umbrella caps. Which mountain hides our bags. A handsome teenage boy approaches us and tells us not to mess with the umbrellas as the watchmen for the night. He is Arda, and totally a mediterranean film character. He is like mediterranean breeze. He is going to guard the sunbeds and umbrella caps till the morning. If parents can let a teenage boy out till morning, there must be a safe place. Arda makes us relieved from the anxiety of the night.

  It’s past midnight. Streets are empty for a summer town. Some drunk guys are bothering Toby. The reason is that he steals a Turkish girl, that’s the way they see. Our Francophone friend saves us. We drink water by the sea. French dances in the air. Later on he directs his attention towards me and opens up himself. I don’t know where to locate myself in this conversation. I’m not sure if I want him to open up to me. Do Turkish men share their intimate issues with women? Is he going to turn the conversation on me? I say we’re engaged with Toby, just in case. Same reaction! He criticizes. What business I have with an infidel stranger? He can’t make me happy as a Turkish man would! -that’s not the point dude, I was just trying to avoid from you. Toby, stop taking pictures and come here, I don’t know what to do with this guy! Maybe he’s not going to hit on me. Maybe he’s taking advantage of opening up to a woman whom he will never see in his life again. Maybe he feels naughty a bit.

To bed. Wake up by sun heat.


(Fotoğraf: Toby Lyhne)

—————-

Telveli neskafe’den Toby’nin neyse hali odur fali: 4 kişi kollarını yukarı uzatmış dansediyor.

—————-

Fortune telling from Toby’s grounded nescafe: 4 people dancing with raised arms.

LIFT 10: Sarımsaklı-Ayvalık

Dün akşam Ayvalık o kadar güzel göründü ki geri dönmemek imkansız.

30 yaşında yaralı bir Berk aldı bizi. Macera ruhu içinde kalmış. Bütün dünya içine kaçmış.

Kasaba pazarı. Kahvehane. Sakin, mutlu insanlar. Eğitimli pazarcı. Sağır-dilsiz ihtiyarla Toby’nin koyu muhabbeti. At arabasının tekeriyle sevişen köpek.

Günbatımı tepeden Ayvalık’ı seyretmek.

Last night Ayvalik seemed so beautiful so we went back.

We’re lifted by a 30 years old, wounded Berk. His adventure spirit is buried away. Whole world got stuck inside him.

Town market. Coffeehouse. Relaxed, content people. Educated salesman. The deep conversation of mute&deaf old man and Toby. The dog making love with the wheel of the cart.

Watching Ayvalik  in sunset over the hill.

(Fotoğraf: Toby Lyhne)

LIFT 11: Ayvalık-Otoyol

İstanbullu tatilci.

An Istanbulian on holiday.

LIFT 12: Ayvalık-Gömeç

Salih. Bizimle tanışmaktan dolayı heyecanlı. Deli-kanlı. Aileye karışınca macera ruhu içine kaçar. Evli olmasa bize takılır aslında, bizimle sahilde uyur. (Herkes evliliğin yararlarından bahseder de bir kişi bile evlenince artık yapamayacağın şeylerin çokluğundan bahsetmez). Abisi Aydın’la akşamları kaynak yapar, ek gelir olsun diye; gündüz inşaatta çalışır. Çocuklar, bebekler var evde. “Macera ruhu”yla karşılaşmaktan rahatsız kadınlar var. Özellikle Salih’in karısı kötü alışkanlıkmışız gibi bakıyor bize. Salih’in karısı dominant. Salih’in karısı başka türlü Salih’le başa çıkamaz. Bize yemek verirler ama yatıya bırakmazlar. Salih’le Aydın’ın içi elvermez sahilde uyumamıza.

Tuhaf… Daha önce bir inşaatın önünden geçerken Toby, inşaatta uyuyabiliriz, demişti. Hayır, uyuyamayız. Çünkü inşaatı koruyan biri vardır mutlaka. Tak, ikinci katta çıplak bir lamba yanar. Yaa, gördün mü?

Ama oldu. Salih’in şefi Ramiz’le buluşuyoruz. Dört kişi bir masada, anlamsız bir şekil verilmiş tüp ışıkların altında oturuyoruz. Aaaah! Kahve falındaki danseden şekiller bunlar! Salih’in karısı beş dakikada bir arıyor. Ramiz’e emanet, inşaatın yolunu tutuyoruz. Bir çay bahçesinde kına gecesi kutlanıyor. Daha çok danseden insan! Aralarına karışıyoruz.

Bira, inşaat iskelesi, cinayet ya da tecavüz tedirginliği, Ramiz’in yalnızlığı, ilk cinsel deneyimi, metresleri, 37 yaşı. İki gündür erkeklerin mahrem dünyalarını dinliyorum. Cinsiyetsizleşmekle alarma geçmek arasında kalıyorum iki seferdir. Bu muhabbetin sonu bir yere mi varacak diye gerim gerilmekten ve muhabbetin sonu bir yere bağlanmayınca kendimi paranoid hissetmekten hoşlanmadım. Her cinsin mahremiyeti kendine kalsın lütfen.

Salih. Very excited to meet us. Young lad. He builds up a family, his “adventure spirit” runs away. Only if he wasn’t married, he would hang out with us, sleep with us on the beach. For an extra income he welds at night with his big brother Aydin; at day he works at constructions. There are kids, babies at home. Women who are bothered to come across with “adventure spirit”. Especially Salih’s wife stares at us as if we were bad habits. Salih’s wife is dominant. Salih’s wife can’t hold Salih in otherwise. They feed us but don’t offer a place to sleep. But Salih and Aydin don’t feel ok with us sleeping on the beach.

Strange… We were passing by a house in construction, Toby said that we could sleep in constructions. No, we can’t. Because there must be somebody guarding the building. Blink! Light turns on on the second floor of the building.

But we did sleep in a construction site. We meet Ramiz the chief of Salih. Four on a table, sitting under the strangely shaped tube lights. Aaaah! These are the dancing figures in the coffee fortune cup! Salih’s wife calls every five minutes. Trusted on Ramiz, we hit the road to construction. A pre-wedding henna night is going on in a tea garden on the way. More dancing figures! We blend in.

Beer, pier under construction, anxiety of murder or rape, solitude of Ramiz, his first sexual experience, his mistresses, his age of 37. Last two days I’ve been listening men’s intimate worlds. I’m in between turning asexual and being alarmed, both times. I don’t like getting nervous of the possibility of the conversation to end with a sexual offer and feeling paranoid when it doesn’t end that way. Sexes should keep their intimacy for themselves, please.

                                                                       ♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣

ANTRAKT / INTERMISSION

İnsanlarin Toby’ye bakışı ile bana bakışları farklı oluyor çoğunlukla. O, çılgın turist. Ev sahipliği gösterilmesi gereken sevimli çocuk. Ama ben hangi akla dayanarak bunu yapıyorum. Ailem ne diyor. Annem babam yok mu. Ögrenci miyim. Fakir miyim. Turist rehberi miyim. Aşık mıyım. Onu mu gezdiriyorum. Ben Avustralya’ya gitsem o beni gezdirir mi. Aptal mıyım. Çok insan evli misiniz diye soruyor, azı yol arkadaşı kelimesini anlıyor.

Yabancı arkadaşlarımla arabasına bindiğim bir taksi şoförü yol boyunca turist sevgisinden bahsedip durmuştu, ama biz Türk olsaymışız o trafikte arabasına almazmış, turist gibisi yokmuş. Evet biliyorum çoğu yabancı arkadaşım buradaki misafirperverlikten dolayı hayrete düşüyorlar ama Türkler aynı misafirperverliği kendilerine göstermiyorlar bazı zaman maalesef.

People approach me differently than Toby, generally. He is the crazy tourist. Cute boy whom you should show hospitality. But me, how dare I do this. What my parents say. Don’t I have mother and father. Am I a student. Am I poor (I guess they give up on this question right away). Am I a tourist guide. Am I in love. Am I showing him around. If I go to Australia would he do the same for me. Am I fool. Lot of them ask if we’re married, less of them gets the word ‘comrade’.

Once a taxi driver who took me and my foreigner friends in Istanbul kept talking about his love for ‘tourists’ along the whole way, but if we were Turks he wouldn’t take us in rush hour traffic, there’s nothing like tourists. I know that a lot of foreign friends of mine are stunned by the hospitality in Turkey but unfortunately Turkish don’t show the same hospitality to other Turkish some time.

                                                                       ♣♣♣♣♣♣♣♣♣♣

RAMIZ’İN ODASINDA UYUMAK / SLEEPING IN RAMIZ’S ROOM

Ramiz’in odası havasız, iki ranzalı, çok kanaryalı, kanarya boku kokulu, çimento kokulu. Kendimi en dibe yerleştirip Toby’yi korunak ediniyorum. Ramiz, yüksek sesli elektro-arabesk müziği olmadan uyuyamıyor. Ramiz’den bir hareket bekliyorum. Müziğin bitmesini bekliyorum. Yanımdakinin elimi tutmasını ya da orada orada olduğunu belli etmesini bekliyorum. Uykuyu bekliyorum. Temiz havayı bekliyorum.

Ramiz’in Odasında Sabah

Uyanmak hiç bu kadar iyi olmamıştı. Ramiz bize tavuklarından çaldığı yumurtalar ve mini tarlasından kopardığı domateslerle mükellef bir kahvaltı sofrası hazırlamış. Sonra şişko, sinirli patron geliyor ve beni kendi yerinde oturduğum için sandalyemden kaldırıyor. Esiyor, gürlüyor. Morali yerinde değil. Moralimizi bozuyor. Ramiz ve Salih’e dert olduk, özür dileriz.

Ramiz’s room is unaired, two bunk beded, a lot of canaried, canary shit odored, cement powder odored. I place myself on the farhest corner sheltered by Toby. Ramiz cannot go to sleep without his loud electro-arabesque music. I wait a move from Ramiz. I wait the music to end. I wait him next to me to hold my hand or to express himself that he’s there somehow. I wait for the sleep. I wait for the fresh air.

Morning in Ramiz’s Room

Waking up have never been that good. He prepared us a full breakfast with the eggs he stole from his chickens and tomatoes picked up from his mini farm. Then fatty, angry boss arrives and remove me from my seat because of sitting on his seat. He thunders, he bolts. He’s not in a good mood. He pollutes our mood. We’ve been burden on Ramiz and Salih, we apolagize.

LIFT 13: Gömeç-Edremit

Ankaralı bir adamdı. Şimdi hiç hatırlamıyorum.

Was a man from Ankara. No record of him now.

LIFT 14: Edremit-Ezine

Süleyman. Neşeli bir adam. Kozalakçı olduğunu öğrenince kafamı meşgul eden sorulardan birini sordum: Çam fıstığı toplamak zor bir iş mi acaba, neden bu kadar pahalı? Tam “işi bilicen, işe gitmicen” tavırlarında ağaçları sulamanın bile gerekmediğini fıstıklar yere düşünce topladıklarını söyledi ama ben fıstığın niye pahalı olduğunun sırrını öğrenemedim.

———————————-

Çay bahçesinde güneşten saklanırken Toby’yle haldır huldur yazdığımızı gören görevli bize gerçek olamayacak kadar trajik ve romantik bir hikaye anlatıyor. Eskiden kendisi de yazarmış, kendi parasıyla yayınlattığı birkaç kitabı varmış, yıllar önce o kadar parasız kalmış ki bir kış günü ailesini ısıtmak için yazdıklarını sobaya atmak zorunda kalmış.

Ders 573: Fazla empati içsel dengelerini bozabilir.

Suleyman. A happy go lucky person. When I learn that he’s in pine cone business I ask one of my eternal questions: Is it a tough thing to pick pine cone nuts, why is it so expensive? He says he doesn’t have to water the trees even. They just pick the nuts when they fall. The answer is stays as a secret.

———————————-

We were hiding from the sun and writing like rivers in the shadow of the tea garden and the tea-guy who saw us writing told us a story which was too tragic and romantic to be non-fiction. He used to write himself back in old days, he even published some with his own money, he went so broke with his family that in winter day he had to burn his writings in the stove in order to stay warm.

Lesson 573: Too much sympathy can damage your inner balance.

LIFT 15: Ezine-Çanakkale

Orman mühendisi. Bilimselliğiyle gurur duyuyor. Bu Çanakkale’deki ormanlar hep onun projeleri. Toby adamın bana flörtöz bir hava attığını söylüyor. Adam 60 yaşında filan.

Forrest engineer. He’s proud of his scientific knowledge. All the forrests of Canakkale is his past projects. Toby says that he’s flirting with me by showing off. He is 60 or something.

LIFT 16: Kilitbahir-Eceabat

Yeni araba kullanmaya başlayan 2 ergen.

Bariz bir şekilde Anzac Koyu’na gidiyoruz.

Two teenagers who are practicing driving.

We are heading to Anzac Bay, obviously.

LIFT 17: Eceabat-Kabatepe

Traktör.

Traktörün personası sürücüyü eziyor galiba ki bizi alanı traktör olarak not etmişim. Tekerin üzerinde otururken o kadar sıkı tutundum ki kaportayı hala parmaklarımda hissedebiliyorum. Bir yandan da saatinden vurulduğunda Atatürk buralarda bir yerdeydi diye düşünüyorum.

Tractor.

That vehicle’s persona is so dominating that you don’t realize the driver. While sitting on the wheel I was holding the fender too tight that I can still feel it in my palm. I’ve been thinking that Ataturk was around when he was shot on his watch. (During the Independence War he was hit by a bullet fortunately stuck on his pocket watch on his chest.)

LIFT 18: Kabatepe- Anzac Koyu/Anzac Bay

Keşan’da askerliğini yapıyor. Tarihi önemi olan mekan, beklentisini karşılayamadı. Bu mu yani, bir miktar mezar taşı ve ağaçlar ve deniz? Bizi etkileyecek bir şey görmek için derinlere gittikçe bölge ıssızlaşıyor. Bir öbek insanı gördüğümüz yerde iniyoruz.

Deniz, kumsal, çam ormanı, küçük bir tepe ve futbol oynayan piknikçiler. Kendimizi tepeye yerleştirip oyun oynamaya başlıyoruz. Artık birbirimizi biraz daha iyi tanıyoruz. Bu gece burada kalacağız. Yanımızda sadece yarımşar adet sandviçimiz var ama çok da fifi. En olmadı kurabiye yeriz. Toby piknikçilerle top oynamak istiyor ama utangaçlık yapıp fotoğraf çekmeye başlıyor. Sonra başörtülü bir kızla sohbet ediyorlar, İngilizce.

Atmosfer turunculaşıyor. Piknikçiler toplanmaya, köpekler ortalığa çıkıp ulumaya başlıyor. Toby’nin yeni arkadaşı bize piknikten kalan ekmek ve biberleri sunuyor, başka bir şey olmadığı için özür dileyerek. Babası çizgili pijama ve beyaz atlet klişesini yaşarken neşeyle bu akşam gerçekten ormanda mı kalacağımızı soruyor. Beklediğim ve hazırlıklı olduğum önyargı dalgasını bu aileden almıyorum ve bu beni utandırıyor. Çünkü benim bu aileye karşı önyargılarım var. Bu, bana insanları kategorize etmemeyi öğretti. Bunu yapmadığımı sanarken ne kadar yanıldığımı gösterdi.

Herkes gitti. Köpekler geldi. Ben biraz tırsıyorum açıkçası. Ormanın içinde sürü halinde dolaşan köpek nasıl davranır bilmiyorum. Yatağımızı bulmamız lazım hava kararmadan, toplanıyoruz. Bir köpek yanımıza geliyor. Merhaba. Nasılsın. Biz de tam gidiyorduk. Bizi korumaya mı geldin yoksa. Toby’le tanış. Yanımızda diğer köpeklere havlıyor. Şhhhşş, diyorum, başımıza toplama şunları. Yürürken bir ara kayboluyor. Uzun çam gövdeleri, çam iğnelerinin çıtırtıları, ‘color grading’ yapılmış gibi bir günbatımı… Ağaçların arasına dalarken uzun bir süredir kendi kendime tekrarladığım bir cümlenin içinde olduğumu farkediyorum: “Beni derin, karanlık ormanlara götür.” (Şimdi, ben cümleyi içimden İngilizce kuruyordum aslında, Türkçe’ye çevirince bir Nuri Alço’luk bir Coşkun’luk kokmaya başladı 🙂 ) Deniz manzaralı 3-4 metrelik bir yarın kenarına yatağımızı kurup günbatımını seyretmek… Ortada bir aşk öznesi olmaksızın hayatımın en romantik anını yaşamak… Kime anlatsam anlar ki bunu… Anlamıyorlar; aşık olmuş olmam lazımmış, niye “yapmamışız?” vs. Sıkıcı, çok. Yolculuğun bütünü bir yana, o akşam ayrı bir algı mücevheri benim için. Hayır Toby, köpek gitmedi, gelecek ve bu akşam bizi koruyacak… Bunu bilmeme ve söylememe rağmen köpek gelince şaşırıyorum. Hani böyle şeyler filmlerde olur. Belki de sadece filmlik bir sahne değil bu. Kesinlikle değil. Bu akşamki koruyucumuz bir asilzade. Yemek istemez, sırnaşmaz, 1 metre ötemizde durur hep. O kadar mutluyum ki orada olduğun için.

Bu bizim balayımız olsun mu, cümlesini dikkate almadan uzun otlar arasındaki yatağıma dalıyorum. Aklımda Anzak’ta ölen o kadar insanın ruhlarının nereye gitmiş olabileceği var. Umarım bütün gün partiliyorlardır. Belki ayakucumda bekleyip sarhoş şarkıcılara havlayan, geceyarısı uyanıp asayiş berkemal mi diye kontrol ederken gözlerimin içine “merak etme, ben buradayım” der gibi bakan köpeğin içindedir bunlardan biri.

Sabah Toby benden önce uyanıyor. Koruyucumuzun fotoğrafını çekiyor ve kafasını severek teşekkür ediyor. Köpek “görev”inin bittiğine karar verip usulca yanımızdan ayrılıyor. Teşekkür köpek.

Pazar sabahı Anzac/ Kabatepe ıssız. Bekliyoruz.

He is doing mandatory military service in Kesan. This historically important location couldn’t fit his expectations. Is that it? Just some gravestones and trees and see? As we go further to find something that will mesmerize us place get more deserted. We get off the car as soon as we see a bunch of people.

Sea, beach, pine forest, a small fat hill and picnickers who play football. We settle ourselves on the hill and start playing. We know each other a bit better now. We are going to stay in here tonight. We only have half of sandwiches for each, as if we care at all. We’ll have cookies if we starve. Toby wants to play ball with the picnickers but he gets shy and takes pictures instead. Then a girl with head scarf starts to talk to him, they talk in English.

Atmosphere gets orange. Picnicker starts to pack, dogs starts to show up here and there and howl. Toby’s new friend gives us leftovers, some bread and green peppers, sorrying that nothing else left. Her father, an example of stripy pajamas&white flannels cliche, asks joyfully if we are going to sleep in the forest for real. I couldn’t get the prejudice wave that I’m prepared for and expected and this makes me ashamed. To be armed or shielded for a manner pattern, showing prejudice myself in the first place by expecting them to prejudge. This teaches me not to categorize people. Showes how I was wrong before on thinking that I didn’t categorize.

Everybody has gone. Dogs have come. I’m freaking out to be honest. I don’t know how dog herds behave in a deserted forest at night. We should find our bed floor before it gets dark, we pack. A dog comes near. Hello. How are you. We were just leaving. Are you here to guard us. Meet Toby. He barks at the other dogs nearby. I say shhhhh, don’t pull them around us. As we walk it disapears. Long pine trees, crunches of the pine needles under feet, a color graded sunset… As we get in amongst the trees I realize that I’m living in the sentence that I was repeating to myself for a long while: “Take me to the deep, dark forests.” I’m thinking about instead of asking for big things like lottery numbers or eternal youth if you ask for small things like this you’ll be surprised to see how big amount of your wishes are coming true actually. “So long and thanks for all the fishes” Setting our bed near to a 3-4 meters high cliff with a view and sitting on the edge watching sunset… Without an object of desire having the most romantic time in my life (why do you run away from it, you people? it’s fun)… Who would ever understand this being romantic without physical love thingy? They don’t; I must be in love, why didn’t we do it? etc. Pretty boring. Even though confusing a bit. Another artifact I find about me, I’d do the right thing if I be stubborn sometimes as my inner voice tells, not as my mother tells. I know everything even before the words. Aside from the whole journey that night is a different perception gem for me. No Toby, the dog didn’t leave, it’ll come back and guard us tonight. Even though I knew it I get surprised when the dog came back. These things only happen in movies. Maybe this scene is not only happening in movies. Absolutely not. Our guardian is a nobleman. It doesn’t ask for food, it doesn’t ask for love, it keeps the distance of 1 meter. I’m so happy that you’re there. 

Regarding the question of shall it be our honeymoon? I dive into my bed among the tall grass. I’m wondering where all the souls have gone that departed from their bodies on this land. I hope they are partying 24 hour. Maybe one of them is in the dog that awaits by our feet barking to the drunken singer, telling me “not to worry, he’s in charge” in his eyes when I wake up in the middle of the night to check everything is in place.

Toby gets up earlier then me. Takes a picture of our guard and thanks as he pets. The dog decides that his “mission” is over and goes away in silence. Thank you dog.

Sunday morning Anzac/Kabatepe is deserted. We wait.

LIFT 19: Anzak- Eceabat

Hasan balıkçı. Sardalya, eskisi gibi değil. Dükkanın önüne oturtup çay içiriyor. Mahalleden bir kayıp var o gün. Ama hayatın çok pozitif bir ucunda olmadıkları için genel olarak, bu kayıp onları çok etkilemişe benzemiyor. Emir Kusturica karakterleri gibiler. Acı da, neşe de aynı kabüllenmişlikle yaşanır ama hayatlarında bir süredir büyük bir neşe yoktur zaten.

Günlük drama dozunu aldıktan sonra kasabanın dışına doğru yürüyoruz. Kasabanın en son binası olan Boomerang Bar’a giriyoruz, güneş çok tepede zaten. İçeride harika iki insan var. Biri mekanın sahibi, kasabanın asi çocuğu; o kadar oralı değil ki mekanı zaman içinde bir Anzac mabedine dönüşmüş, duvarlarda yılların birikimi var. Eski günler gibi değil ama artık. Diğeri kaptan, aynı zamanda heykeltraş. Hangisinin önce geldiğini hatırlamıyor. Alelade bir tekneyi nasıl bir masal ikonuna değiştirdiğini görseniz. Tanıştığıma çook çok mutlu olduğum insanlar. Hisler karşılıklı. Bir de eski günler geri gelse…

Hasan is a fisherman. Sardine is not the same as old days. He sits us in front of his shop, makes us drink tea. There’s a loss from the neighborhood that day. But they don’t seem touched maybe because they’re not on the very positive extreme of the life in general. They are like Emir Kusturica characters. Pain and joy is taken with the same acceptence but a great joy has not been visiting them for a while.

After being exposed to the daily drama dose we walk on outside of the town. We enter the very last building of the town, Boomerang Bar. Sun is high up anyway. There’s two wonderful people inside. One of them is the owner of the place, the odd one in the town; he is not so much from there that his place turned into an Anzac shrine, there’s repertoire of the years on the walls. But it’s not the same as old days. The other is the captain, sculpture also. Doesn’t remember which one comes first. You should see how he turned a prosaic boat into a fairy tale’s icon. I will give Toby a diamond worth dream if he remembers the color of the boat 🙂 These are the people who I’m sooo happy to meet. Feelings are mutual. Only if old days come back.

LIFT 20: Eceabat-Gelibolu

Muhteşem çift; İngilizce biliyorlar, rock müzik dinliyorlar, oğullarını otostopla dolaşması için yüreklendiriyorlar. Türkiye’de az bulunur bir cins. Bizi eve götürüyorlar, besliyorlar, banyo yapabileceğimiz konusunda ısrar ediyorlar- neden acaba :), hatta yatıya kalmamızı istiyorlar. Çok tatlılar ama yontulmuş şüpheciliğim durumu biraz tuhaf da buluyor, Hansel&Gretel’i hatırlayarak. Sorun yok, her zaman Hansel&Gretel olmak istedim ben, yalnız başına ormanda dolaşmak- kendi kardeşlerimin varlığı zaten hikayeyi gerilimden absürd komediye çevirirdi kesin.

The great couple who speak English, listens to rock music and encourage their son to travel by hitchhiking. A very rare type in Turkey. They take us home, feed us, insistingly offer bath- wonder why :), even they want us to stay over. They are very nice but skeptic side of mine (which is very sculpted during this journey) finds it a bit freaky at the same time, remembering Hansel&Gretel. No problem, I always wanted to be Hansel&Gretel, walking alone in the woods- having my sisters with me would turn it into an absurd comedy instead of thriller.

LIFT 21: Gelibolu-Istanbul

Güneşin batmasına az kala Gelibolu’nun en şahane çiftini bizi yola atmaları için ikna edebildik. Beklediğimiz yer tehlike arz ettiği için polis amcalar bizi aldı yolun kenarındaki karakola götürdü. Otobüs biletimizi almak istediler. Hayır hayır, otobüs yok otostop var. Kontrol için durduracakları kamyonlardan illa ki bir şey çıkacağına inandılar. Ama sonunda kendi arabamızı kendimiz bulduk. Güzel, rahat bir arabaydı ve doğruca İstanbul’a gidiyordu. Gayet yorgun ve duygusal olduğumuzdan çok konuşmadık.

Bu yolu avucumun içi gibi bilirim. Buralar 22 senedir neredeyse her yaz geldiğim yerler (Toby’nin yaşı kadar). Yüzmeyi burada öğrendim, ilk erkek arkadaşım, ilk aşkım, ilk öpücüğüm, ilk hayalkırıklıklarım, ilk en iyi domateslerimi burada yaşadım. Yani bu yol sadece ayçiçeği tarlalarından oluşan güzel bir manzara değil benim için. Ve en sevdiğim noktası Korudağ denen bir tepenin üstünde ormanın içinden geçen kısmıdır ki bazı bazı denizi ve ortasındaki yanyana sıralanmış 3 küçük adayı da görebilirsin (bu adalar ezelden beri macera dolu, terli rüyalarıma girmiş durmuştur). Ve ben günbatımını o günkü kadar güzel görmedim o yolda, sertliğim bıraksa ağlayacaktım.

Kızkardeşimi ve ev arkadaşlarımı evde yakalayabilmeyi umuyordum. Yoldan bir hatıra getirdim onlara. 5 günlük kokum. Beni koklasınlar ve yol boyunca değdiğim herşeye değsinler istedim, 5 günde başıma gelenleri koklasınlar istedim. Belki bu sefer sanşlıydık, bela uzak durdu. Ama korunmayı hakettiğimizi de düşünüyorum. Toby insanlığın içindeki iyiye olan inancıyla etkiledi beni. Doğuştan şüpheci ve büyük karamsar biri olarak iyimserliği “gerçekçi” bulmayan bana böyle bir bakış açısı gerekliydi. İhtiyacım olan bir çok şeyi birarada buldum zaten bu beş gün içinde.

Orada benimle birlikte olduğun için teşekkür ederim. Beş dakkaya görüsürüz.

Only a bit earlier then sunset we convince them to take us to the road. Being picked up by the police for the reason we are putting society in danger on that spot. They drive us to headquarters which on the side of the road, wanting to pay our bus tickets. No, no bus. Promising us a truck drive which they stop for the control. We end up finding our ride ourselves. That was a cool, comfy car and was going straight to Istanbul. We were very tired and on the climax so we didn’t talk much.

I know this stretch as the lines in my palm. This is the place I’ve been coming almost every summer for 22 years (same as Toby’s age at the time). I’ve learned how to swim here. I had my first boyfriend, first love and first kiss and first disappointments, first best tomatoes here. So this stretch is more than a scenic road of sunflower fields. And my favorite part of it is an uphill between the forest that you can also see the sea and three islands aligned in the middle of it which took place in my very adventurous, sweaty dreams since forever over and over. And I haven’t seen the sunset ahead of us as beautiful as it was that day which made me want burst into tears.

I was hoping to find my sister and flatmates at home to give them the smell on me which they would dislike but take as a souvenir of all the way up for five days the hay fields, the sands, the sea, the birds, the cement, the dandelions, the pine needles and everything. As a demo of what happens in five days. We might be lucky not having any troubles this time. But I think we deserved to be protected. Toby really impressed me by his belief on goodness of humankind. I needed that kind of a perspective for being born as a big time skeptical and all time pessimistic, not finding optimism “realistic”. I found many things that I needed in these five days.

Thank you for being there with me. See you in five minutes.

FIN

Advertisements

One thought on “BUĞDAY TARLASI, AĞAÇ GÖLGESİ / HAY FIELD, TREE SHADOW

  1. Mrb yazılarınızı okudum oldukça ilginç buldum. Tahminen siz yabancısınız ? Türkiye gibi bi ülkede yabancıların böyle bizim gibi olması ilginç 😀

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s